Salı, 03 Haziran 2008 555 kere fethedilmekten yorgun İstanbul Ayşe Hür
Coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip olan Konstantinopolis, 2 bin yıllık tarihi boyunca defalarca kuşatılmıştı. İlk kuşatmalar 4. ve 5. yüzyıllarda Hunlar tarafından yapıldı. 6. ve 7. yüzyıllardaki Avar ve Arap saldırılarını savuşturan şehir, 9. ve 10 yüzyıllarda Bulgarların, Rusların ve Macarların saldırısına uğradı. Osmanlılar şehri ilk kez 1340 yılında kuşatmışlar, bunu 1394-1402 arasındaki ve 1422’deki başarısız kuşatmalar izlemişti. 200 bin kişilik Osmanlı ordusu 1453’te şehri kuşattığında nüfusu 50 bin civarında olan şehir her açıdan çok zayıflamıştı ama 200 bin kişilik Osmanlı ordusunun kuşatması 6 Nisan’dan 29 Mayıs’a (bugünkü takvimle 7 Haziran’a) kadar sürdü.
Ancak bu yazıda, ne 70 kadar geminin nasıl olup da kızaklar üzerinde iki saatte Dolmabahçe’den Haliç’e indirilmesinin mümkün olup olmadığını, ne Bizans kaynaklarında adı bile geçmeyen Ulubatlı Hasan ve 30 arkadaşının gürzlerle vuruşa vuruşa surlarda gedik açmasını, ne Fatih’in o gedikten muzaffer bir eda ile şehre girişinin ‘fetih’ mi, ‘zapt’ mı yoksa ‘işgal mi’ olduğu meselesini tartışacağız. Sadece, şehrin Müslüman Türkler tarafından fiziki fethinin nişanesi olarak her yıl 29 Mayıs’ta kutladığımız Fetih Bayramı ile, İslamiyet’in Hıristiyanlığı fethinin nişanesi olarak Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin, Cumhuriyet döneminde laiklik ilkesinin nişanesi olarak müzeye çevrilmesinin tarihçesine göz atacağız.
KONSTANTİNOPOLİS’İN
FETHİ. 28 Mayıs günü, şehir teslim olmaya karar verdiğinde, II. Mehmed
ve önemli komutanlar bu teklifi kabul etme eğilimi göstermiş, ama
Akşemsettin ve Molla Gürani, savaşın devamından yana tavır koyarak “Bu
dem hengâm-ı fursattır bütün ada kırılsın” demişlerdi. Çünkü sulh ile
teslimi kabul etmek, yağmadan, kiliselerin cami, halkın köle
yapılmasından vazgeçmek demekti. Halbuki, Venedikli doktor Nicolo
Barbaro'nun Kuşatma Günlüğü adlı eserine göre Sultan Mehmet,
askerlerini ikna etmek için "Bu şehirde bir servet var. Diğer bütün
eşyalarla birlikte, kiliselerdeki altın, gümüş ve değerli taşlardan,
pahalı incilerden yapılmış adaklar da sizlerin olacak. Asil ve seçkin
erkekler köleniz olacak. Çok sayıda güzel kadın var. Erkek gözü
değmemiş nefis bakirelerin bir bölümü karınız olacak, diğerlerini
satabileceksiniz. Sonra çok sayıda asil ailenin güzel oğlanları da
sizin olacak" demişti. Sonuçta şehrin yerli halkının isteksizliği
yüzünden savunma işi toplamı 10-15 bin kişi olan Venedik, Ceneviz ve
Fransızlara kaldığından ‘feth-i mübin’ denen olayın ‘anvaten’ (savaşla)
mı yoksa ‘sulhen’ (barışla) mı olduğu meselesi daha o günlerde
tartışılmaya başlamıştı.
ÖRÜMCEK KİSRA. Fethin tanığı
Osmanlı tarihçiler Tacizâde Cafer Çelebi ve Tursun Bey’e göre, Fatih
Sultan Mehmed 29 Mayıs 1453’de şehre girdiğinde neredeyse bin yıldır
Ortodoks aleminin en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kubbesine atıyla
çıkmış, ardından kiliseyi çok harap bulduğunu söyleyerek Farsça bir
beyit okumuştu. Beytin Türkçesi şöyleydi: “Örümcek Kisra’nın tâkında
perdedarlık ediyor/Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor...”
Lord
Kinross, Osmanlı Tarihi adlı eserinde Fatih’in Ayasofya’ya geldiğinde
hemen kapının önünde mermerlere zarar veren bir yeniçeriyi kılıcıyla
öldürdüğünü belirtir. Daha sonra askerlerine dönerek, ‘esirler ve
hazineler askerlerin, yapılar benim’ demiştir. Yağmanın İslami geleneğe
uygun olarak üç gün değil de daha kısa tutulması, Fatih’in şehri
kendine başkent yapmaya niyetlenmesi ile ilgilidir. Nitekim 1
Haziran’da Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih hocası Akşemseddin’in
imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan
sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.
HOŞGÖRÜNÜN SINIRI.
Fatih, Galata’daki Hıristiyanların ibadetlerine karışmayacağını
duyurmuştu ancak bu hoşgörünün sınırı olduğu çabuk anlaşıldı ve Temmuz
1453’te yayınladığı ‘Emânnâme’de “…kiliseleri ellerinde ola, okuyalar
ayinlerince, amma çan ve nâkus çalmayalar ve kiliselerin mescid
etmeyim, bunlar dahî yeni kiliseler yapmayalar" buyurdu. Fethin ikinci
cumasında ise haçları ve çanları kaldırdı. Bugün ‘Suriçi’ dediğimiz
bölgedeki yüze yakın kilise ve manastır, Fatih veya oğlu II. Bayezid
zamanında Ayasofya’ya benzer bir süreçten geçti. Örneğin
Şehzadebaşı’ndaki Akataleptos Manastır Kilisesi Kalenderhane Camii’ne,
Fatih’teki Havariyyun Kilisesi Fatih Camii’ne, Zeyrek’teki Pantokrator
Manastırı Zeyrek Kilise Camii’ne, Pantepoptes Manastırı Eski İmaret
Camii’ne, Cibali’deki Thedosia Manastırı Gül Camii’ne, Vatan Caddesi
üzerindeki Lips Manastırı Kilisesi Fenari İsa Camii’ne, Çarşamba’daki
Pammakaristos Manastırı Fethiye Camii’ne, Edirnekapı’daki Khora
Manastırı Kariye Camii’ne, Cankurtaran’daki Sergios ve Bakhos Kilisesi
Küçük Ayasofya Camii’ne, Samatya’daki Hagios Andreas Kilisesi Koca
Mustafa Paşa Camii’ne, Studios Manastırı’nın İoannes Prodromos Kilisesi
İmrahor Camii’ne çevrildi. Bu dönüşümden muaf tutulan nadir kiliseden
biri Aya İrini, diğeri Moğolların Meryemi Kilisesi idi.
MİMARİ MÜDAHALELER. Tekrar Ayasofya’ya dönersek, Fatih’in ilk işi Ayasofya hakkındaki tüm Bizans yazmalarını toplatıp Türkçe’ye çevirmek oldu. Ardından da batıdaki yarım kubbenin güney köşesine ahşap bir minare ile kuzey tarafına bir medrese yaptırdı. Yapıya tuğladan minareyi ekleyip medresenin üstüne bir kat çıkan ise oğlu II. Bayezid’ti. (hd 1481-1512)
Aya Sofya’ya en ciddi müdahaleler II. Selim (hd 1566-1574)
döneminde yapıldı. Önce Bizans’tan kalma bazı levhalar kaldırıldı ve
ters çevrilerek Kanuni Sultan Süleyman türbesinin saçağında kullanıldı.
(Bu durum ancak 1960’da fark edildi, levhaların kopyaları alınarak Aya
Sofya’ya konuldu, asıllar türbede bırakıldı.) Ardından Mimar Sinan’ın
önderliğinde büyük bir onarım faaliyetine girişildi ve duvarları çini
ile kaplı hünkar mahfili, vaaz kürsüsü, minber ve müezzin mahfili
yapıldı. II. Selim’in istediği iki minare ise ancak III. Murad
döneminde (hd 1574-1595) eklendi.
Daha sonra Güneydoğu
bölümünde bir çeşit hanedan mezarlığı oluşturuldu, I. Mahmud döneminde
(hd 1730-1754) bir çok ek bina yapıldıktan başka içerdeki mozaikler
sıvayla kapatıldı ve Aya Sofya’nın Hıristiyan kimliğine dair son izler
de silindi. Az daha bir mabet olarak da tarihe karışacaktı, çünkü
1826’daki meşhur Hocapaşa Yangını’na Aya Sofya’nın kubbesi bile sıcağa
dayanamayarak akmıştı.
FOSSATI VE WHITTEMORE. Abdülmecid
döneminde (hd 1839-1861) İtalyan mimar Giuseppe T. Fossati ve
kardeşlerinin çabalarıyla bazı ek binalarla birlikte bir muvakkithane
(zaman evi) yapılmış, ayrıca eski medrese 19. yy. tarzında
yenilenmişti. 13 Temmuz 1849’teki açılışın şerefine altın, gümüş ve
bronz madalyalar bastırıldı. Halen büyüklükleri ile görenleri hayrete
düşüren ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eseri olan Allah,
Muhammed, Dört Halife ile Hasan ve Hüseyin’in adları yazılı, 7,5 metre
çapındaki dev levhalar da bu dönemde konuldu.
İstanbul’u
yerle bir eden 10 Temmuz 1894 depreminden sonra Aya Sofya uzun süre
ibadete kapalı kaldı. Mütareke yıllarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı
olan Mim-Mim Grubu’nun ‘Eyüb’ kanadı eğer cami kiliseye çevrilirse,
binayı bombalayarak yıkma kararı almıştı ama neyse ki bu akıldışı
planın yürürlüğe girmesine gerek olmadı. Ayasofya’nın onarımına 1926’da
başladı ancak ciddi adımlar 1931 yılında ABD’deki Bizans Enstitüsü’nün
temsilcisi Thomas Whittemore tarafından atıldı. Daha sonra olanlar
yüzünden, bazıları Whittemore restorasyonunun bir ‘Hıristiyan komplosu’
olduğunu düşüneceklerdi.
Ayasofya’nın Laikleştirilmesi
1934
ortalarında bir akşam sofrasında Celal (Bayar) Bey’in Mustafa Kemal’e
Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisine Balkan Paktı’nı kabul etmesi
için Ayasofya konusunda “Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki
bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir” dediğini aktarmıştı. Mustafa
Kemal’in cevabı şöyleydi: “Az önce, Vakıflar Genel Müdürü buradaydı.
Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile
harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem
harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılara bir jest yapsak Balkan Paktı’nı
kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.” Bu konuşmayla başlayan süreç, 1
Şubat 1935’te Aya Sofya’nın resmen müze olmasıyla sonuçlandı. İddialara
göre, Mustafa Kemal’i bu konuda ikna edenlerin başında dönemin Maarif
Bakanı Abidin (Özmen) Bey geliyordu.
LEVHALARIN KADERİ.
Ayasofya müze olduğu sırada görevde bulunan 3 imam, 7 müezzin ve 10
kayyım kadrosundan bir imamla bir müezzin bırakılmış, diğerleri başka
camilere atanmıştı. (1950 yılına kadar imam ve müezzin kadrosu, bu
tarihten sonra da yalnız imam kadrosu günümüze kadar devam etti.) Daha
sonra Ayasofya’da nelerin sergileneceği konusunda uzun tartışmalar
yaşandı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi dev levhaları Sultan Ahmet
Camii’ne taşınmak istendiyse de halkın tepkisinden korkulduğu için,
‘levhaların kapılardan çıkmadığı’ söylenerek Ayasofya’nın içinde yere
indirildiler ve ters çevrildiler. 14 yıl sonra bakanlık devreye girerek
levhaları eski yerlerine astırdı. Böylece hem Ayasofya müze olarak
kalmış, hem de İslami değerler korunmuş havası verildi.
FATİH’İN
VAKFİYESİ. 1970’li yıllardan itibaren siyasi İslam’ın güçlenmeye
başlamasıyla tartışmalar tekrar canlandı. Bazı kişilere göre
Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi için ileri sürülen gerekçeler
inandırıcı değildi. Amaç din özgürlüğüne bir darbe vurmaktı. Bazılarına
göre, Mustafa Kemal “ibadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle
münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze
olacaktır. Maksat budur” demiş ama komisyon bildiğini okumuştu. Halbuki
Şükrü Kaya’nın aktardığına göre Mustafa Kemal’in kızdığı ‘ibadet
bölümünü Bizans müzesi yapmak fikri’ydi. Bazıları ise müze fikrine
karşı olmamakla birlikte, resmi tapu kayıtlarında Ayasofya’nın Fatih
Sultan Mehmet’in mülkü olarak görülmesi ve Fatih’in vasiyetnamesinde
“Benim bu camimi camilikten çıkartacak olanların üzerine Allah’ın,
insanların ve meleklerin laneti olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet
gününde yüzlerine bakılmasın” demesinden hareketle, Ayasofya’nın tekrar
camiye dönüştürülmesini daha ‘hukuki’ buluyorlardı. (Fatih’in ceylan
derisine yazdırdığı 66 metrelik vakıfnamenin 5 metrelik bölümü 1950′li
yıllarda İngiltere’ye sergi için götürülmüş ve bir daha dönmemişti.
Kalanı ise Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi’ndeydi.)
Bir kısmına göre Ayasofya’nın müze yapılması iki savaş arası dönemin
psikolojik harekatlarından biriydi ve Mustafa Kemal hayatta olsaydı
savaştan sonra müzeyi camiye çevirirdi!
ATATÜRK’ÜN İMZASI
TAKLİT Mİ?. Ama en ilginç iddia, Ayasofya’yı müzeye çeviren 24 Kasım
1934 tarihli kararnamedeki ‘Mustafa Kemal Atatürk’ imzasının taklit
edildiğiydi. Bu kişilere göre Mustafa Kemal gibi ‘hukuka saygılı’ biri,
ancak 27 Kasım 1926’da çıkacak olan Soyadı Kanunu’ndan üç gün önce,
imzasını ‘Atatürk’ diye atmazdı. Üstelik Atatürk’ün ilk harfi küçük
harfle yazılmıştı. Bu Mustafa Kemal’in tabiatına uygun bir davranış
değildi. Ayrıca kararnamenin birinci sayfası ile ikinci sayfalarının
farklı müdürlüklere ait antetli kağıtlara yazılmış, 24 Kasım 1934’te
düzenlenen başka iki kararname 1613 ve 1614 sayılı iken aynı günlü bu
kararname 1589 sayılı idi. Bu gariplikler kararnamenin sahteliğine
karine idi.
Bütün bu gariplikler doğruydu ancak iddia
sahiplerinin göz ardı ettiği basit gerçek şuydu: Ayasofya’nın müze
yapılması sırasında Mustafa Kemal hem bedenen hem zihnen sapasağlam
ayaktaydı, hatta açılış töreninde hâzır ve nâzırdı! Üstelik daha sonra
Ayasofya’nın müze olması şerefine açılan deftere bir güzel de yazı
yazmıştı!
İBADETE KAPALI MI?. Aslında II. Selim zamanında
eklenmiş olan Hünkar Mahfili’nde 1980’in başından itibaren ibadet ve
Kuran-i Kerim kıraati yapılıyor. Bu durum sadece 12 Eylül döneminin
Kültür Bakanı Cihat Baban tarafından kısa süre engellenmiş, ancak gelen
tepkilerden dolayı mahfilin kapatıldığına dair kararname çıkartılmamış,
sadece girişine tadilat yapıldığına dair bir tabela konması ile
yetinilmişti. Daha sonra yönetim sivilleşince, Süleyman Demirel
iktidarında bu bölüm tekrar ibadete açılmıştı.
Yani aslında
Ayasofya tam bize yaraşır biçimde hem ‘laik’ hem de ‘dini’ bir mekan.
Buna rağmen konu ‘Türk-İslam’ zihniyet haritasının sorunlu
bölgelerinden biri olmaya devam ediyor. Nasıl ki, Musul’u ve Kerkük’ü
almak bazıları için ‘Misak-ı Millî’ davası ise, Ayasofya’yı İslami
ibadete açmak da bazıları için bir çeşit ‘Misak-ı Dinî’ davası.
Muhtemelen şehri her yıl fethetmek ihtiyacı duymamız bununla ilintili.
Buna karşılık Batı dünyasında Ayasofya’nın tekrar kilise olması için
çalışanlar var ki, bu da şehri manevi olarak geri alma çabası olarak
yorumlanabilir. Ayasofya ise, bütün bilgeliği ile bu anlamsız siyasi
tartışmaların geride kalacağı günleri bekliyor…
Fetih Bayramı’nın Tarihçesi
Fetih
kutlamaları geleneğini ilk başlatan II. Abdülhamit’tir. Kardeşi V.
Mehmed Reşad ise 1911 yılında Fatih’in ‘gemileri karadan yürütmesi’
olayının anısına Dolmabahçe’den Nişantaşı’na çıkan caddeye ‘Kadırgalar
Caddesi’ adını vermiş, caddedeki karakola, olayı anlatan bir kitabe
yerleştirmiş, fetih gününde Fatih Türbesi’ni ziyaret etmeyi adet haline
getirmişti.
Mehmet Reşat’ın fetih günü ile ilgili ‘gelenek’
yaratma çabası, Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen olaylar tarafından
sekteye uğratılmıştı. 1920’li ve 1930’lu yıllarda ders kitaplarında
‘fetih’ terimi yerine ‘zapt’ terimi ile tarif edilen olay ‘Ortaçağı
kapatarak Yeniçağın açılmasına vesile olan cihanşümul bir hadise
olarak’ görülmekle birlikte konu birkaç satırla geçiştiriliyordu. Ancak
1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün şaşırtıcı biçimde ‘Fethin 500.
yılı olan 1953’e kadar’ şehrin imarı için ilgililere emirler verdi ve
İstanbul Valiliği’ne bağlı bir ‘Güzideler Komisyonu’ kuruldu. Bu
kararlar, fetih olayına gösterilen geleneksel ilgisizliğin sona erdiği
izlenimini veriyordu ama bu sefer de İkinci Dünya Savaşı’nın patlak
vermesi yüzünden İnönü’nün istedikleri gerçekleştirilemedi. Yine de,
1942 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun girişimi ile Eski
Eserleri Koruma Cemiyeti harekete geçirildi ve belediyenin olanakları
elverdiğince onarım ve düzenleme faaliyetleri yapıldı. Ancak Meclis’ten
‘500. Yıldönümü Kanunu’ çıkarılamadığı için önemli çalışmaların
gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı.
HIRİSTİYAN ALEMİ. 1943’te
İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, İstanbul radyosuna verdiği bir mülakatta
1953 yılına kadar ‘Milletlerarası İstanbul Sergi Salonu’nun açılması,
surların dışında Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin
canlandırılması, Sarayburnu-Yedikule, Sarayburnu Unkapanı Köprüsü
sahillerinin imarı, bazı bulvarların açılması, Topkapı-Edirnekapı
arasındaki stadyum, spor salonu, hipodrom ve olimpiyat köyü gibi
eserleri ortaya çıkarmayı öngören 120 milyon liralık bir projeden söz
etmişti. Ama hükümet böyle muazzam bir projenin ‘Hıristiyan aleminin
Türkiye aleyhine dönmesine neden olacağı’ gerekçesiyle tekrar yan çizdi.
FETİH
CEPHESİ. Ama 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara geldiğinde ‘Fetih
cephesi’ sağlam bir destek bulacaktı. Önce ‘İstanbul’un Beşyüzüncü ve
Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği’ kuruldu. (İlginçtir kimse
1453’te fethedilen şehrin İstanbul değil Konstantinopolis olduğunu fark
etmemişti.) 1952’de adı İstanbul Fetih Derneği, daha sonra İstanbul
Fetih Cemiyeti adını alan kuruluş, hem zamanın çok daralması hem de
parasal kısıtlar yüzünden mütevazı bir projeye yöneldi. Buna göre
fetihle ilgili önemli olayların geçtiği yerlere plaketler konacak, 29
Mayıs’tan itibaren 10 gün süreyle Anadolu ve Rumeli hisarları
ışıklandırılacak, fetihle ilgili kitaplar çıkarılacak, halk oyunları,
konserler, fener alayları düzenlenecek, Fatih rozeti, altını ve
kartpostalları bastırılacaktı. En hacimli proje dernek bünyesinde bir
‘İstanbul Enstitüsü’ kurmaktı.
BAYAR VE MENDERES YOK. Ancak
1953’teki Fetih Bayramı sönük başladı çünkü Cumhurbaşkanı Celal Bayar,
İzmir’de NATO Karargahı’na gitmişti, Başbakan Adnan Menderes ise
İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in taç giyme törenine katılmak üzere
Londra’ya gitmek üzere hazırlık yapıyordu. Ancak ‘devletin başlarının’
ortadan kaybolmasının gerçek nedeni, törenlerin Türk-Yunan dostluğunu
etkilemesi ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışını değiştirmesi endişesi idi.
Buna karşılık şehrin Rum, Ermeni, Yahudi cemaatleri, Ankara belediye
başkanı, diplomatik temsilciler, askeri ve mülki erkan tören alanında
yerlerini almışlardı.
RUM PATRİĞİ VAR. İlk gün, uçak
filoları gösteri uçuşları yaparken, askeri birlik ve okulların bando
törenleri ile coşan halk, önce fetih şehidi Ulubatlı Hasan’ın surlara
Osmanlı sancağını dikişini, sonra da Topkapı’dan alayların şehre
girişini canlandıran öğrencileri izlediler. Öğleden sonra Fatih
Camii’ndeki törene katıldılar. Camide ezanlar okundu, tekbirler
getirildi, top atışları yapıldı. Vali, ordu müfettişi ve Fetih Derneği
başkanı, Fatih’in türbesine çelenk koydular. Edirne’den ve Kars’tan
getirilen topraklar makbere konuldu. Atlas yastık üzerinde Fatih’in
kılıcını taşıyan Yeniçerilerle Haliç’e indirilen kadırgaları temsil
edenlerin geçit törenini çocukların mehter takımı gösterileri izledi.
Akşama doğru İstanbul Üniversitesi’ndeki konferansa Rum Ortodoks
Patriği Athenegoras da katıldı. Çinili Köşk’te Fatih Müzesi açılırken,
Fatih Camii’ne ‘Nur ol Fatih’ mahyası asılmış, Fatih konulu tiyatro
eserleri sahnelenmiş, daha ilginci İstanbul Üniversitesi’nde ‘Fetih
Balosu’ düzenlenmişti. Gece, ışıklara bürünmüş şehir hatları vapurları
ve Sarayburnu ile Salacak’ta yapılan havai fişek gösterileri ile
şenlenmişti.
Bu minval üzerine iki gün daha devam eden
Fetih Bayramı, Şam ve Halep camilerinde mevlitlerle, Mısır’da sadece El
Ahram gazetesinde bir başyazı ile kutlanırken, Avrupa basını ‘Türk
istilası’nın kutlanması’ olarak nitelemişti. Avrupalının henüz
bilmediği iki yıl sonra 6/7 Eylül’de Fatih’in eksik bıraktığı yağma
işini İstanbul halkının tamamlayacağı idi. O günde beri kah coşkulu,
kah sönük de olsa, ‘İstanbul’un simgesel olarak fethedilmesine devam
edildi. Şehrin bizim olduğuna inanıncaya kadar da devam edeceğe
benziyor.
Özet Kaynakça: Ahmet Akgündüz, Said Öztürk
ve Yaşar Baş, Üç Devirde Bir Mabed, Osmanlı Araştırmaları Vakfı
Yayınları, 1994, Semavi Eyice “Ayasofya” maddesi, İstanbul
Ansiklopedisi, 1. Cilt, s. 446-457, Tarih Vakfı Yayınları, 1994; Necdet
Sakaoğlu “Fetih Bayramı’ maddesi, a.g.e., s. 305-307; Erdem Yücel,
“Belgelerin Işığı Altında Ayasofya’nın Müze Oluşu ile İlgili Bazı
Gerçekler”, Türk Dünyası Araştırmaları, 1992 S.78, s.183-222; Nicolo
Barbaro, 1453 Konstantinopl Kuşatma Güncesi, Büke Yayınları, 2005;
Tursun Bey Tarih-i Ebu’l Feth, (Yay.Haz. Mertol Tulum) Baha Matbaası,
1977; Erdoğan Aydın, Fetih ve Fatih, Mitler ve Gerçekler, Cumhuriyet
Kitapları, 2000.
AYŞE HÜR ÖZGEÇMİŞ
Ayşe Hür
1956’da Artvin’de doğdu. Her ikisi de lise öğretmeni olan Balkan
kökenli babası ve İstanbullu annesi ile Urfa, Nazilli ve Edirne’de
yaşadı, ardından İstanbul’a yerleşti. Boğaziçi Üniversitesi Tarih
Bölümü ile Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bölümü’nde çift anadal
eğitimini 1992’de tamamladı. Aynı üniversitenin Atatürk Enstitüsü’nde
“Avrupa Birliği’nin Tarihle Barışma Politikaları ve Ermeni Meselesi”
üzerine lisansüstü tezini 2005’te verdi. Halen aynı enstitünün doktora
programına devam ediyor. 20 yıl işçilik, memurluk ve yöneticilik yaptı.
Son 10 yılda, hayatını sosyal bilimler ve piyasa araştırmacılığı ve
moderatörlük yaparak kazanıyor.Taraf, Radikal, AGOS, Toplumsal Tarih
başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde tarih ve siyaset
yazıları yazıyor




